İnsan, kendini ahlâki olarak temize çıkarma konusunda son derece mahirdir. İyiliği kendi hanesine, kötülüğü ise başkalarının omuzlarına yazmak; bireysel vicdanı rahatlatan, fakat toplumsal sorumluluğu askıya alan en konforlu tutumlardan biridir. “Biz iyiyiz, onlar kötü” söylemi, yalnızca bireysel bir savunma mekanizması değil; aynı zamanda toplumların çatışma, ayrışma ve ötekileştirme süreçlerini besleyen güçlü bir zihinsel kalıptır.
İyiliği kendimizden, kötülüğü başkalarından beklemek; hatayı dışsallaştırarak benlik algısını koruma çabasının bir sonucudur. Bu bakış açısı, kişinin kendi davranışlarını “niyet” üzerinden, başkalarının davranışlarını ise “sonuç” üzerinden değerlendirmesine dayanır. Kendi hatalarımızı koşullarla, zorunluluklarla ya da iyi niyetle açıklarken; başkalarının hatalarını karakter kusuru olarak etiketleriz. Böylece ahlâk, evrensel bir ölçü olmaktan çıkar; kişiye ve gruba göre şekillenen esnek bir araca dönüşür.
Toplumsal düzeyde bu tutum, kolektif bir masumiyet yanılsaması üretir. Herkes kendini iyi tarafta konumlandırdığında, kötülüğün kaynağı sürekli “öteki” olur: Başka bir grup, başka bir düşünce, başka bir yaşam biçimi. Bu algı, bireylerin ve toplumların kendi sorumluluklarıyla yüzleşmesini engeller. Oysa kötülük çoğu zaman uzakta, tanımsız bir yerde değil; gündelik hayatta, sıradan tercihlerin ve sessizliklerin içinde filizlenir.
“Biz iyi insanlarız” cümlesi, eğer sürekli tekrarlanıyorsa, bir ahlâk beyanından çok bir savunma refleksi hâline gelmiş olabilir. Çünkü gerçek iyilik, kendini ilan etmeye ihtiyaç duymaz; aksine sürekli bir öz eleştiri gerektirir. İyiliğin ölçüsü, başkalarının ne kadar kötü olduğu değil; kişinin kendi gücü, imkânı ve etkisi varken neyi yapmadığıdır. Susmak, görmezden gelmek ve konfor alanını korumak da ahlâki tercihlerdir.
Bu bağlamda kötülük, yalnızca zalimlik ya da açıkça zarar verme şeklinde ortaya çıkmaz. Kimi zaman adaletsizliğe alışmak, haksızlığı normalleştirmek ya da “bana dokunmuyor” diyerek mesafe koymak şeklinde tezahür eder. İyiliği sadece niyetle tanımlayıp, sorumluluğu başkalarına yüklemek; kötülüğün en görünmez ama en yaygın biçimlerinden biridir.
Sonuç olarak, iyiliği kendimizden, kötülüğü başkalarından bekleme eğilimi; ahlâkın en tehlikeli çarpıtımlarından birini oluşturur. Gerçek yüzleşme, “biz iyi miyiz?” sorusunu sormakla değil; “biz nerede eksik kaldık?” sorusuna cesaretle cevap aramakla başlar. Çünkü iyilik, bir kimlik değil; her gün yeniden verilen zor bir karardır. Kötülük ise çoğu zaman başkalarının değil, farkına varmak istemediğimiz kendi payımızın sonucudur.