“Kurban” kelimesi, Arapça “kurb” kökünden gelir. “Kurb”; yakınlık, yaklaşmak anlamlarını taşır. Aynı kökten gelen “takarrub” ise bir şeye manen yaklaşmayı ifade eder. Bu yüzden kurban, sadece kesilen bir hayvanın adı değil; insanın Rabbi’ne yakınlaşmasının bir tazahürüdür.
Tasavvuf ehli, kurban ibadetine yalnızca fıkhî bir vecibe olarak değil, insanın iç dünyasını terbiye eden derin bir teslimiyet yolu olarak bakmıştır. Onlara göre kurbanın hakikati, hayvanın kesilmesinden önce insanın nefsini terbiye edebilmesidir. Çünkü zahirde kesilen bir kurban olsa da bâtında insanın tutkuları, kibri, hırsı ve benlik iddiası hedef alınır.
Özellikle tasavvuf geleneğinde Hz. İbrahim ve Hz. İsmail kıssası, “Allah için vazgeçebilmenin” en büyük sembollerinden biri kabul edilir. Burada asıl mesele bıçağın neye değdiği değil, kalbin neyi terk edebildiğidir. Tasavvuf ehli der ki:
“İbrahim’in elindeki bıçak, İsmail’den önce nefsin boğazına dayandı.”
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî kurbanı, insanın içindeki “ben” duygusunu Allah’a teslim etmesi olarak yorumlar. Ona göre insanın en büyük putu kendi nefsidir. Bu yüzden gerçek kurban, insanın kendisini hakikatin önünde küçültebilmesidir.
İbnü’l-Arabî kurbanın bâtınî yönünü anlatırken insanın içindeki hayvanî yönlerin terbiye edilmesine dikkat çeker. Öfke, açgözlülük, kibir ve dünya tutkusu; sembolik olarak kesilmesi gereken yönlerdir.
Tasavvuf ehline göre bayramın hakikati de burada başlar:
İnsan sadece et dağıttığında değil, gönlünden yük dağıttığında bayrama ulaşır. Affedebildiğinde, paylaşabildiğinde, nefsinin sesini biraz susturabildiğinde…
Bu yüzden birçok mutasavvıf kurbanı şu cümleyle özetler:
“Allah’a ulaşan ne ettir ne kandır; Allah’a ulaşan, teslim olmuş bir kalptir.”
Bununla birlikte kurbanın yalnızca sembolik ve tamamen içsel bir deneyime indirgenmesi de eksik bir yaklaşım olur. Çünkü tasavvuf geleneği hiçbir zaman ibadetin zahirini bâtına karşı değersiz görmemiştir. Aksine hakiki derinliğin, şekil ile mananın birlikte korunmasıyla mümkün olduğunu savunmuştur.
Son dönemlerde kurban ibadetini sadece “kalpte yaşanan bir teslimiyet” olarak yorumlayıp fiilî ibadeti geri plana iten yaklaşımlar dikkat çekmektedir. Oysa İslam düşüncesinde zahir ile bâtın birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Kurbanın manevi anlamını konuşmak, onun fiilî yönünü önemsizleştirmeyi değil; bilakis o ibadetin ruhunu daha iyi kavramayı amaçlamalıdır. Çünkü insan bazen sadece duygularıyla değil, bedeniyle, malıyla ve fiilleriyle de teslimiyet gösterir. Kurban ibadeti tam da bu yüzden yalnızca düşünsel bir metafor değil; paylaşmayı, fedakârlığı ve Allah için somut bir bedel ödemeyi içinde barındıran gerçek bir kulluk pratiğidir.
Bu bayram; sadece sofralarımızın değil, gönüllerimizin de genişlediği, kırgınlıkların azaldığı, paylaşmanın ve yakınlaşmanın çoğaldığı bir bayram olsun. Kurbanın hem manasını hem de bize öğrettiği teslimiyeti hakkıyla anlayabilmek nasip olsun.
Hayırlı Bayramlar.
Ayşe Bayoğlu Sosyolog/Aile Danışmanı