Sosyolog Dergisi Bir DUSODER Yayınıdır

Kapatmak için ESC Tuşuna Basın

Adile Topaloğlu HEREK

     HÂBİL VE KÂBİLİ ANLAMAK

    Habil ve Kabil kıssaları, bütün semavi dinlerde ortak bir anlatıdır. Bu kıssalar günümüz insanının nasıl ‘‘Kabilleştiğini’’ anlamak açısından bize yol haritası sunar.  İnsan ilişkilerinde ortak zaafları ve duygusal eğilimleri  ortaya koyar. Modern çağda insanlar haz odaklı yaşamaya başladıklarında kendi menfaatleri doğrultusunda kendi ilkelerinden bile vazgeçerek yalanlarınla manipüle edilen durumları nasıl normalleştirdiğini bu kıssayla daha iyi anlayabiliriz.

    Hâbil-Kābil hadisesi Kur’ân-ı Kerîm’de isim verilmeden şu şekilde nakledilir:

‘’ Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat: Hani ikisi de birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, diğerine; “Andolsun seni öldüreceğim!’ dedi. O da dedi ki: “Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder’’.(Maide suresi 5/27 ).

   Takva (Arapça: التقوى at-taqwá) kulun, azametinden korkarak ve rahmetini ümit ederek Rabb'ine karşı olan kulluk görevlerini yerine getirmesi, emirlerine uyup yasakladıklarından sakınması anlamına gelir. Takva kelimesinin anlamı günümüzde ‘‘samimiyet’’ olarak ilişkilendirilir. İslam’ da iman ‘‘Dil ile ikrar kalp ile tasdiktir.’’ Ancak bu tanımı uygulamaya dökmek çoğu zaman sanılandan daha karmaşıktır.  ‘’ Her dil ile söylenen kalp ile tasdik midir?’’ sorusu bu noktada önem kazanıyor. İşte takva sahibi olmak, söylem ile eylem arasındaki dengeyi sağlamaktır.

Tevrat ve Diğer Kutsal Metinlerdeki Kıssa:

   Tevrat’a göre (Tekvîn, 4/1-2) Kābil Hz. Âdem ile Havvâ’nın ilk, Hâbil ise ikinci oğludur. Hâbil koyun çobanı, Kābil ise çiftçi olmuş, bir müddet sonra Kābil toprağın mahsulünden, Hâbil de sürünün ilk doğanlarından ve yağlarından Rabba takdime sunmuş, fakat Rab Hâbil’in takdimesini kabul eder, Kābilinkini kabul etmez. Buna çok öfkelenen Kābil, rabbin ikazına rağmen kardeşi Hâbil’i öldürmüştür. Bunun üzerine rab Kābil’in toprak tarafından lânetlendiğini, yeryüzünde kaçak ve serseri olarak yaşayacağını bildirmiş, ancak bu suç sebebiyle öldürülme ihtimaline karşılık kendisine güvence vermiştir. Bundan sonra Kābil Aden’in doğusundaki Nod diyarında yaşamıştır (Tekvîn, 4/1-24). Yahudi literatüründe Kābil’in Hâbil’i öldürmesine toprak kavgasının sebep olduğu da ileri sürülmüştür (EJd., V, 23). Tevrat’ta Kābil’in kurbanının rab tarafından niçin kabul edilmediği belirtilmemektedir. Fakat Pavlus, Hâbil’in ihlâs ve inancıyla Kābil’ den daha iyi kurban takdim ettiği için onun takdim etmesi kabul edildiğini ifade etmektedir (İbrânîler’e Mektup, 11/4). Kilise babalarının çoğunluğu, Kābil’in Hâbil’e olan düşmanlığının çok daha önceden mevcut olduğuna, bundan dolayı takdimesinin kabul edilmediğine inanır. Ayrıca Tanrı’ya pek değerli olmayan şeyler takdim ettiği için bunların kabul edilmediği de söylenmiştir. Tanrı’nın, Hâbil’in kurbanını kabul ettiğini nasıl bildirdiği meselesine gelince Theodotion versiyonuna göre bu, Hâbil’in takdim edilen kurbanların semadan gelen bir ateşle kuşatılması suretiyle gösterilmiştir. Kilise babalarının çoğu da bu görüşe katılmaktadır.

    Kābil ile ikizinin cennette, Hâbil ile ikizinin yeryüzünde doğdukları, iki kızdan daha güzel olanı kimin alacağını tesbit için kurban takdim ettikleri, Hâbil’in öldürülmesiyle ilgili olarak Kābil’in İblîs’i örnek aldığı şeklindeki rivayetler Tevrat tefsirlerinde de yer almaktadır. Apokrif kabul edilen, hem Süryânîce hem de Arapça nüshaları bulunan “Hazineler Mağarası” (La caverne des trésors) adlı kitapta da aynı bilgiler bulunmaktadır (DBS, I, 112-113

İslami Rivayetler:

    Bazı İslâmî kaynaklardaki rivayetlere göre Hâbil’in öldürülmesinden beş yıl sonra Şît dünyaya gelmiştir. Kābil ise cinayetin ardından kız kardeşi Aklîmâ’yı da alarak Aden’e gitmiş, burada İblîs karşısına çıkarak, “Ateş kardeşinin kurbanını yedi, çünkü o ateşe tapıyor ve ona hizmet ediyordu; sen de bir âteşkede yap” demiş, Kābil de İblîs’in dediğini yapmıştır. Kābil sonunda âmâ olan oğlu tarafından öldürülmüştür. Çocukları oyun aletleri yapmışlar, cenk ve boru çalmışlar, içki içmiş, zina etmiş, ateşe ve putlara tapmışlar, nihayet tûfanda boğulmuşlardır (Sa‘lebî, s. 33-36).

 

       Âdem ile Havvâ’nın çocukları çapraz olarak birbirleriyle evlenmiştir. Ancak ikizlerin evliliği yasak olduğundan her batnın erkeği bir diğer batnın kızıyla evlenebiliyordu. Evlilik çağına geldiklerinde Hz. Âdem Hâbil’in ikizi Lebûda’yı Kābil’le, Kābil’in ikizi Aklîmâ’yı da Hâbil’le evlendirme hususunda Allah’tan emir aldı. Aklîmâ çok güzeldi. Evlilik söz konusu olunca Kābil buna itiraz etti; kendi ikizinin diğerinden daha güzel olduğunu, öte yandan kendilerinin cennette doğduklarını söyleyerek Hâbil’in kız kardeşiyle evlenmesine karşı çıktı. Bunun üzerine Hz. Âdem Hâbil ve Kābil’den Tanrı’ya birer kurban takdim etmelerini, hangisinin kurbanı kabul edilirse onun haklı olacağını söyledi. O dönemlerde kurbanın kabul edildiğinin alâmeti semadan inen bir ateşin takdimeyi yok etmesiydi; kabul edilmeyen takdimeyi ise yırtıcı hayvanlar yiyordu. Kābil, ziraat ürünlerinin en kötüsünden az bir miktar takdim etti. Ayrıca takdimenin kabul edilip edilmemesinin önemli olmadığını ve kız kardeşinin asla başkasıyla evlenemeyeceğini düşünüyordu. Hâbil ise sürüsünün en iyilerinden besili bir koç ile süt ve yağ takdim etti; içinden de Allah’ın emrine boyun eğmeyi ve rızâsını kazanmayı arzu ediyordu. Her iki kardeş takdimelerini bir dağın tepesine koydular. Semadan bir ateş inerek Hâbil’in takdimelerini yedi; fakat Kābil’in takdimelerine dokunmadı. Bunun üzerine Kābil öfkelendi ve kardeşine kin duymaya başladı. Diğer taraftan Hz. Âdem Kâbe’yi ziyaret için Mekke’ye gitmeyi düşünüyordu. Yola çıkmadan önce oğlu Hâbil’i (veya çocuklarını) semanın, yerin ve dağların himayesine bırakmak istedi; fakat onlar kabul etmediler. Bunun üzerine Hâbil’in korunmasını Kābil’den isteyince o bunu kabul etti. Bu rivayeti nakledenler, “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arzettik; onu yüklenmekten kaçındılar, sorumluluğundan korktular; fakat onu insan yüklendi  çünkü o çok zalim, çok cahildir” (el-Ahzâb 33/72) meâlindeki âyetten maksadın bu hadise, emaneti yüklenen insanın ise Kābil olduğunu söylerler.Hz. Âdem gidince Kābil Hâbil’e, “Seni öldüreceğim, çünkü Allah senin kurbanını kabul etti, benimkini kabul etmedi; üstelik sen benim güzel ikizimle de evleneceksin” dedi. Hâbil ise bunda kendisinin bir suçu olmadığını, Allah’ın ancak müttakilerin takdimesini kabul ettiğini, yine de öldürmeye kararlı ise kendisine karşılık vermeyeceğini söyledi ve kardeşinin yanından kaçtı. Kābil onu aramaya koyuldu. Nihayet bir gün Hâbil uyurken Kābil onu buldu ve bir taşla başına vurarak yirmi yaşındaki kardeşini öldürdü. Bir rivayete göre Kābil kardeşini nasıl öldüreceğini bilemediğinden İblîs bir kuşun başını taşla ezmek suretiyle ona yol gösterir. Ayrıca Kābil, kardeşi ilk öldürülen insan olduğu için cesedi ne yapacağını bilemez, oldu. Sonunda Allah iki karga gönderir. Birbirine hücum eden iki kargadan biri diğerini öldürür ve toprağa gömer. (Mâide Suresi 31. Ayetinde ) ‘Şu kargadan daha bilgisiz, daha mı âcizim ki, kardeşimin cesedini nasıl ortadan kaldıracağımı bilemedim” diye dövündü ve pişmanlığa düşenlerden oldu, der. Kabil, Habili öldürünce yeryüzü yedi gün boyunca sallanır ve daha sonra toprak Hâbil’in kanını emer. Allah Kābil’e, “Kardeşin Hâbil nerede?” diye sorar; Kābil, “Bilmiyorum, ben onun bekçisi değilim” der. Bunun üzerine Allah, “Kardeşinin kanı topraktan bana sesleniyor; kardeşini niçin öldürdün?” der; Kābil de, “Eğer onu öldürdüysem kanı nerede?” diye karşılık verir. Bundan sonra Allah yeryüzüne kan emmeyi yasaklar.

    Ahd-i Atîk’te yukarıda söylenenlerin dışında başka bilgi bulunmamasına karşılık Ahd-i Cedîd Hâbil’e oldukça geniş yer vermiştir. Kilise babaları Hâbil’i Îsâ Mesîh’in âdeta bir benzeri olarak görmüşler; mâsumiyeti, çobanlık yapması, kıskanılması, Tanrı tarafından takdimesinin kabul edilmesi, ıstıraplı ölümü gibi hususlarda Îsâ’ya benzerliğini vurgulamışlardır. Bu meziyetleri sebebiyle Îsâ onu peygamberler arasında saymıştır (Matta, 23/35). Pavlus da Hâbil’in öfke sonucunda dökülen kanı ile Îsâ’nın rabbin izzeti için dökülen kanını karşılaştırır (İbrânîler’e Mektup, 12/24)

    Tarih ve tefsir kitaplarında yer alan bu tür rivayetler genellikle yahudi ve hristiyan menşelidir.

 

Sümer Mitolojisi ve Psikanalitik Yaklaşım:

   Sumer mitolojisinde aynı temaya rastlanır ve Hâbil-Kābil kıssası, çoban tanrı Dumuzi ile çiftçi tanrı Enkimdu’nun tanrıça İştar’ın sevgisini kazanabilmek için yarışa girdiklerini, armağanlar sunduklarını anlatan “Dumuzi ile Enkimdu” efsanesine benzemektedir (Hooke, s. 145). Kābil’in Hâbil’i öldürmesi ise dinî bir merasimin uygulanmasıdır. Şöyle ki: Kābil ve Hâbil, kendi kurban törenlerini yerine getiren iki topluluk türünü ifade etmektedir. Çiftçinin adağı kabul edilmemiştir. Bu da ürünün iyi olmadığı bir yılı göstermektedir ve kefâret niteliğinde bir töreni gerektirmekte, toprağın kurban kanıyla sulanarak verimli kılınması amaçlanmaktadır. Kâin’in Tevrat’ta yer alan, “Tarlaya gidelim” ifadesi, Sumer mitosunda çiftçinin çobanı tarlaya çağırmasıyla aynıdır. Kābil Hâbil’i öldürmek suretiyle toprağın verimli kılınmasını amaçlayan kurban merasimini yerine getirmiş, ancak bunu yapmakla kendini de murdar etmiş ve murdarlığından arınıncaya kadar topluluktan uzaklaştırılmıştır. Onun suçu ferdî değil kolektiftir. Kābil, topluluk yararına bir eylemi yerine getiren din adamı veya kutsal kişidir; bu sebeple de dokunulmazlığı vardır. Tevrat’taki kıssada Tanrı’nın bir taraftan Kâin’i lânetlemesi, diğer taraftan öldürülmemesi için koruyucu bir işaret koyarak kendi himayesi altına alması bu şekilde yorumlanmaktadır. Olayı böyle açıklayanlara göre Tevrat’taki Hâbil-Kābil kıssası, dinî amaçlı öldürme ve bunun sonucunda katilin sürgün edilmesini, göçebe topluluklarda kan gütme davalarının menşeini, son olarak da medeniyetin kaynağı hakkında en eski Sâmî kavimler arasında mevcut birçok gelenekten sadece birine ait olan soy ağacı listesini ihtiva eden bir rivayetler karışımıdır (a.g.e., s. 143-150).

   Freud ‘un da Yapısal kişilik kuramında da belirttiği İD içimizdeki doyumsuz hayvandır. Kendisini yalnızca ihtiyaçlara göre ayarlayan, eleştiri kabul etmeyen, güdüsel, ahlaki yargılardan uzak bir yapıdadır. Buna verilebilecek en iyi örnek cinsellik, saldırganlık, açlık, kin vb. hiçbir sosyal kuralı önemsemeyen idin tek istediği, isteğinin anında yerine getirilmesidir.  Kabilin kıskançlık, öfke ve cinsel istek gibi dürtülerle hareket etmesi süperegonun (ahlaki yargılar ) devre dışı kaldığını işaret eder.

    Hâbil ile Kâbil’in kıssasında ortaya çıkan kıskançlık, kin ve düşmanlık dolu hisler günümüz insanın da sorularından biridir. Kızgınlık, düşmanca eğilimler gibi olumsuz duyguların ortaya çıkması çocukluk dönemindeki ebeveyn tutumlarından kaynaklanmaktadır. (Freud /anal dönem)  "Çocuğun tuvalet eğitiminde ailelerin çocuğu  engelleyip cezalandırıcı şekilde yaklaşılması çocuğun özerk olma girişimleri engeller.’’ der . Çocuk tuvalet eğitimi sırasında anne tarafından ceza verilirse yanlış bir şey yaptığını düşünür ve tuvaletini tutmaya başlar. Biriken dışkı popo kaslarına fazlaca baskı yapınca dışarı boşalır. Çocuk yanlış bir şey yaptığını ve cezalandırılacağını düşündüğü için "suçluluk duygusu’’ geliştirir. Böylece çocuk yetişkin hayatında hayatı boyunca yanlış şeyler yapacağı endişesini yaşayıp kızgınlığı, öfkeyi, korkuyu kendi bilinçaltına yerleştirir. O yüzden olumsuz duygularını bastıramaz. Böyle bir ortamda büyüyen insanın düşmanca eğilimler sergilemesi ve kendine yabancılaşmasına neden olur.  İşte bu noktada önemli olan, bu tür olumsuz duyguların evrensel nitelikte olduğu gerçeğini özümseyebilmektir.  Çocuk bu duyguların başkalarında da olduğunu gözlemlemiş ya da bu duyguların doğal olarak normal olduğunu mantıksal olarak kendine kabul ettirmiş olmalıdır. Mantıksal olarak kendi benliğine kabul ettirdiği için de düşmanca eğilimleriyle yüzleşmek ya da düşünmek gibi bir uğraşı içine girmemektedir.

 

     Vicdan kelime anlamıyla kişiyi kendi davranışlarıyla ilgili olarak bir yargıda bulunmaya yönelten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerinde dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan, kişiye doğruyu ve iyiyi yapmaya yönlendiren içsel güçtür.

     Vicdan , yanlış işleri ilk kez  yapan kişi için ilk başta çok önemlidir. Vicdan muhasebesi yaparken insan fiziken ve ruhen rahatsız olur. Endişeli, tedirgin, iç hesaplaşmalarla ruhu kavrulan bir hale bürünür. Zamanla normalleştirdiği diğer insanlara ne oluyorsa bana da aynısı olur diyerek yanlış yapmaya devam ettiği an vicdanın ölüp devre dışı kaldığı andır. Vicdandan yoksun olan insanın iç benliğinde kin, nefret ve inat dolmaya başlar.   İnadın, cennetten kovulan şeytanın baş argümanı olduğu kutsal kitabımızda belirtilmektedir. Şeytan inadı, kibri ve kendini üstün görmesinden Hz. Adem’e secde etmemesi, ondan daha üstün olduğunu söylemesi, onu meleklikten İblis’e dönüştürmüştür. Tevrat’ta anlatılanlara göre; Kabil’in cennette, Habil’in ise dünyada doğması kendini ondan üstün görmesine bir diğer sebep olmuştur. Hatta kendisine verilen eşi beğenmemesi onun dünyevi işlere kapılması, takva konusunda Allah’ın emirlerini reddettiği anlamına da gelir. Doymak  bilmeyen "id’’ini doyurma çabaları olduğu da söylenebilir. Onun kibir ve inadı peygamber oğlu olmaktan çıkarıp dünyada ilk kanı döken insan olma yoluna itmiştir. Yaradılış gayesinden uzaklaşmaya başlamış kardeşine karşı duyarsızlaşmıştır . Bilinçaltındaki düşmanca hislerle kendine karşı koyamamıştır. Adeta düşünemeyen akıl edemeyen biri haline gelmiştir .  Allah böyle kimseleri Bakara suresinde açıkça tasvir etmiştir.

  " Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de kalın bir perde bulunmaktadır ve onlar için büyük bir azap vardır.’’ Bakara/ 7.ayet)

    Kur’an-ı Kerîm’de insanların doğru yoldan sapmaları (dalâlet) veya doğru yolu bulmaları (hidayet), iyilik veya kötülük yapmaları, bunlardan birini tercih etmeleri (irade) hakikate his, düşünce ve idrak kapılarını kapamaları mühürleme olarak anlatmıştır

  ‘’Doğruya karşılık sapkınlığı satın alanlar işte onlardır. Bu sebeple ticaretleri kâr etmemiş ve doğru yolu da bulamamışlardır.’’(Bakara / 16)

  "Onların misali, bir ateş yakan insan gibidir. Ateş tam etrafını aydınlattığında Allah ışıklarını yok eder de onları karanlıklar içinde, hiçbir şeyi görmez bir halde bırakıverir.    " ( Bakara / 17)

  "Artık onlar sağırlardır, dilsizlerdir ve körlerdir; bu yüzden geri de dönemezler. " ( Bakara / 18)

  "Yahut onlar, karanlıklar içinde gökten boşanan gök gürültülü, şimşekli bir yağmura tutulmuş kimseler gibidirler. Yıldırımlar yüzünden ölümden korkarak parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Hâlbuki Allah inkârcıları çepeçevre kuşatmıştır."  ( Bakara / 19)

 " Şimşek gözlerini kör edercesine çakar, onların çevresini aydınlatınca orada yürürler, karartınca da kalakalırlar. Allah dileseydi onların işitme ve görmelerini büsbütün giderirdi. Şüphesiz Allah her şeye kādirdir.    " .( Bakara / 20)

   Anlaşıldığı üzere, kendi iradeleri üzerine hareket eden insanlar yine yanlış yapma konusunda kendi bildiklerinin doğru olduğunu düşünürler. Allah da dünyada yaptıkları adaletsizlikleri "kalplerine mühür vurarak" gerçekleri görmelerini engellemiştir. Belki de halk arasındaki’ ilahi adalet tecelli edecektir , deyiminin dini alt yapısını oluşturmaktadır.  İnsan kaybolmuş değerlerle kendi iç muhasebesini yapmaktan aciz duruma gelmiştir.   

 

      Teknolojinin de gelişmesiyle insan ihtiyaçları değişime uğramıştır. İnsan , Maslov’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki birincil ihtiyaç olan korunma ve güvende olma ihtiyacını  iç güdülerinin  doyurulması olarak değiştirmiştir. Bundan sonra  insanın birincil ihtiyacı  doymak bilmeyen İD’i doyurmak olmuştur. Haz odaklı yaşamaya başlayınca da tatmin oldukça yeni hazlar bulmak için uğraş vermeye başlamıştır. Aslına bakarsanız bu o kadar zor bir iştir ki sürekli bir şey bulup onunla dopamin salgılamak, onu tüketince  de yine dopamin salgılamak için başka bir yol bulmak. Böylece insan kendi yaradılış gerçeğinden uzaklaşıp kendi benliğine yabancılaşmaya başlar. Ara sıra kendi benliğini sorgulasa da etrafındaki insanlar aynı şekilde olunca, kendinin yaptığını da normal görmüştür., ‘‘herkes böyle demeye başlayınca ’’, da yüzleşmekten kaçınır ,Görmezden gelmeyle başlar.  Kendisini kısır döngü içerisinde bulur. Bundan sonra   haz odaklı yaşamaya başlayan insanının ne kendisine faydası ne de bulunduğu topluma bir faydası kalmamıştır. Hep kendi ile uğraş veren, düşünemeyen   insan olması kaçınılmaz bir son olur.

     Son yüzyılda insanın kendi çıkarlarına hizmet için manipülatif davranışlar sergilemesi ciddi bir insanlık problemi gibi görünüyor. Gerçek anlamda ‘’insan olan insan’’ gösterişten uzak ,toplumsal onay veya ‘’desinler ‘’hesabı gütmeden insani problemlere yaklaşabilen kişidir. İç muhasebesinden ayrılan birey  gerçekte kendi öz kimliğinden uzaklaşmış  durumdadır. Ahlakın kendisine kattığı değerleri duymamaya başlar. Duysa da desinler deki süreçleri normalleştirdiği için farklı bir ihtiyaç geliştiremez. Frued ‘a da bakarsan normallik ve anormallik kavramlarının araştırılamayacağını herkesin normallik kavramının farklı olduğunu öne sürmüştür. Böyle bir durumu tanımlamaya çalışmanın gerçekleşmesinin olanaksız ve hayal ürünü olduğunu söylemiştir. Asılında sorunda burada zaten. Araştırma konusunun herkes tarafından kabul gördüğü değerler evrensel olmalıdır. Evrensel değerler kabul edilirse ortak bir sonuca varılabilir. Belki de insanın insan olma vasıfları yeniden tanımlanmalı bu konuda ortak çalışmalar yapılmalıdır.

     Kabil’in Allaha sunduğu hediyelerin de beğenilmemesi, bilinçaltındaki kendisinin değersiz olduğunu düşünmesi ile birlikte kin ve düşmanlığı bilinçaltında biriktirmesi dünyevi işlere kapılıp yaratılış sebeplerini unutmasıdır. Kendini değersiz görüp Hâbil’in de Allah’a verdiği hediyelerin kabul olmasıyla daha çok öfkelenir. Kendinin yapmadıklarını görmesi gerekirken yapılan doğrularla savaşmasıdır. Kendinin değersizliğinin sebebinin ortadan kaybolmasıyla son bulacağını düşünmesidir. 

    Hâbil ile Kâbil ‘in kıssalarından da anlaşılacağı gibi kıskançlık, inat, haset, çekememezlik gibi olumsuz duygular insanlık tarihi kadar eskidir. Hatta bu duyguların kökü cennetten kovulan Şeytana kadar uzanır. Günümüzde de bu duygular kişisel çıkar olarak kendini göstermektedir. Dolasıyla insanın yeniden vicdan merkezli iç muhasebesi bilincine dönmesi hem bireysel hem de sosyal kurtuluşun anahtarıdır. İnsan olma vasfının tanımlanması yalnızca sosyolojik olarak değil evrensel bir zorunluktur

Kaynakça:

•     HÂBİL ve KĀBİL - TDV İslâm Ansiklopedisi

•      Engin Geçtan - insan olmak

•      Kuran-ı Kerim / maide ( 27-31)  meali

•      Freud (topografik  - psikoseksüel ) kişilik  kuramı 

•      Hazineler Mağarası” (La caverne des trésors) adlı kitabı

•       el-Ahzâb 33/72

•        https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Bakara-suresi/24/16- 20-ayet-tefsiri

•        Kuran- ı Kerim  (Bakara / 7 )

Dergiler