Yıllar var ki hep daha iyi olmanın hayaliyle tırmalıyorum hayatı… Daha iyi bir hayat adına üzerine pisliğinizi bile atmayacağınız çapsızlıkta insanlara eyvallah diyorum. Diyorum ama diğer taraftan bu baş eğişin ekmeğime olduğunu düşünerek avutuyorum kendimi. Bu zafiyet daha ne kadar sürecek bilmiyorum. Tek bildiğim yaşantımın, makus talihime bağlı olmadığı. Biraz çaba ve yeni bir düşünce yöntemiyle önce kendi sonra çevremdeki insanların hayatlarını değiştirebilirim diye düşünüyorum. Nasıl mı?
Sorgulayarak! Yanlışa yanlış diyerek! Boş vermeyerek! Deneyimlerim ve şahit olduklarım, çocukluğumdan beri inandığım, “karanlığa karşı bir mum da sen yak” mottomu tekrar provoke etti. Evet, bu saatten sonra çabalarım, hayatımda hatırı sayılır bir değişime yol açmayacaksa da gelenlere kılavuz olur belki. Ölümsüzlüğün sırrı da insanların dimağlarına sözlerinle yerleşip, her telaffuzlarında hayat bulmak değil mi zaten…
Beni bu minvalde düşünmeye sevk eden bir anne tanıdım dün… Gözünde ıslak bakışlar olmasına rağmen zoraki gülümsemeye çalışıyordu. İş sözleşmelerini revize etmiş, imzaları topluyorduk. İmzasını atarken, yıllardır, karın tokluğu için çalıştığını, geçip giden yılların ondan evlatlarının çocukluğunu çaldığını, iki sene önce de yirmi dört yaşındaki oğlunu ansızın bir beyin kanaması neticesinde kaybettiğini anlattı... O an gözlerinde gördüğüm acı ve pişmanlık adeta yüksek gerilim hattına kapılmışçasına sarstı beni. O kadar yalın ve naifti ki... Bir anda içimde yıkıcı bir sel gibi yükselen duygularım göz pınarlarımdan süzülmeye başladı. Ne diyeceğimi, nasıl teselli edeceğimi bilemedim; sessizce dinleyip içini dökmesini bekledim... “Yavrumun ne çocukluğuna ne de delikanlılığına doyabildim, hep birilerine bırakıp işe gitmek zorundaydım, anasına hasret gitti evladım. Artık hiçbir şeyin anlamı yok, kızlarım için zoraki nefes alıp veriyorum.” dedi.
İşte bunları duyduğum anda artık bir şeylere müdahil olmam gerektiğini, çalışma hayatlarımızın aile hayatlarımızı bitirdiğini, aslında her birimizin benzer kayıplar yaşamaya aday olduğumuzu düşündüm...
Yaşamak için mi çalışıyorduk, yoksa çalışmak için mi yaşıyorduk?
Pandemi süreci birçok şeyi sorgulayabilmemiz için de bir vesile oldu bence. İdari izinler, kronik hastalara tanınan toleranslar, iş yükündeki hafiflemeler, çalışma saatlerindeki esneklikler, kalabalık toplu taşımalardaki düzenlemeler, uzaktan eğitim deneyimleri vb. En önemlisi de kriz başladığından beri ailemizle çok daha fazla vakit geçirebilme imkânı bulduk.
Demek ki mecbur kalınınca her şey mümkün oluyormuş. Belki bana kızacaksınız ama eski hızlı, gürültülü, kayıp zamanlara geri dönmemek adına neredeyse pandeminin bitmesini istemiyorum.
Çalışma hayatlarımızda gözlerimize takılan at gözlüklerini çıkartıp, yeni insancıl düzenlemelerle hayatlarımızı devam ettirelim istiyorum. Keşke demeden önce, “yapacak bir şey yok” öğrenilmiş çaresizliğini lügatımızdan çıkararak bir çare bulmamız gerekiyor. Çok zor değil, sadece karanlığa küfretmekten vazgeçip bir mum da biz yakalım. Bakın o zaman etraf nasıl da aydınlanıyor.
Umutla...