Bir metafor olarak bizler, gölün üzerine düşmüş sonbahar yapraklarıyız. Gölün gelgitleriyse zaman…
Büyük tabloda her şey yolunda gözükse de, henüz küçük bir çocukken; etimizin ve kemiğimizin ailemiz ve öğretmenlerimiz arasında pay edilmesiyle başlayan okul maceramızın sonlarına doğru iç dünyamız, hiçbir amacı arzuyu veya hedefi tam olarak içselleştirememiş bomboş birer kâğıt gibi kalıyor. Tarihte ilk defa bir sınıfın eğitim düzeyi, çalıştığı mesleğin gerektirdiklerinden daha yüksek fakat hayat tatmin oranıda bir o kadar düşük.
Eğitim, hayatımızın büyük bir kısmını kapsayan bir kurumdur. Toplumda sürekli vurgulanan; en iyi eğitimi almış olmak,çok çalışmak gibi başarının kutsanması, hayat taminimizi hangi yönleriyle besledi? Hayatta mutlu olmak için çok çalışmalı uzmanlaşmalı ve başarılı olmalıydık. Bunun içinde iyi bir eğitim almalı, eğitilmeliydik. Peki bu ''çok çalışma'' bizi bir yönüyle hayata dahil eden fakat farkında olmadan da hayattan koparan bir unsur muydu? Aslında eğitilmenin, bizi öğrenmeyi talep eden kişi olma seçeneğinden uzaklaştırması; tam olarak orada naptığımızı bilemememiz ve akış içerisinde kaybolmamız, bu süreçte kendi hayatlarımıza nasıl yabancılaştığımızı; çevremizde ve kendi içimizde gözlemleyebiliriz.
Bu karmaşa içerisinde hayat nasıl daha verimli yaşanır ve zaman nasıl değerlendirilmelidir? Bu soruların cevabı çoğu kez öncelikle boş vaktin yok edilmesi gerekliliği ekseriyetiyle cevaplanır. Toplumsal hegemonya içerisinde, günümüzde bireylerin hayatlarını eğitime ve çalışmaya adamış olmaları; yemek yemek su içmek kadar doğal bir yaşamsal faaliyettir. Herhangi bir alanda uzmanlaşamamış veya en kötü bir işte bile çalışamayan birey için ise toplumun korkunç baskı yöntemlerine maruz kalması kaçınılmaz olmuştur. Aslında bütün bu kaygılı ve güvensiz koşullarda ihtiyacımız olan biraz daha yavaş bir zaman akışı. Kendimizi yalnızca işimize değil başka işlere verebileceğimiz bir akış. Hasta ve yaşlı akrabalarımız ya da çocuklarımızla ilgilenmek gibi. Çağımızın sosyal eleştirmenlerinden biri olan Bertrand Russel ''Aylaklığa Övgü'' adlı kitabında, boş zamanın; toplumun gelişiminde nasıl yarar sağlayabileceğini anlatmıştır. Russel'in kitabına göre: Geçmişte de günümüzde olduğu gibi bir aylak sınıf vardı; sanatı geliştiren ve bilimleri bulan bu sınıftı; bu sınıf kitaplar yazmış, bu sınıf felsefeler ortaya atmış ve toplumsal ilişkileri bu sınıf incelemişti. Russel'e göre aylak sınıf olmasa, insanlık barbarlıktan hiç kurtulamazdı. Dünyanın ihtiyaç duyduğu bir nitelik olan iyi huy ise çetin çabalarla dolu bir hayatın değil, rahat hayatın bir ürünüydü.
Sonuç olarak, insanın kendi içsel rahatlığı ;hızlı yaşamından kurtulduğunda başlıyor aslında. Çok çalışmak ve koşmak belki de bizi bizden uzaklaştırıyor. Mutlu insanlara genellikle metropol şehirlerinden çok kasabalarda rastlamamız da tesadüf olamaz. Hayatın içinde olmak,doğaya yakın olmak; ailemizle sevdiklerimizle ilgilenmek, insanlarla gerçek bağlar kurmak, gerçekten merak etmek ve en önemlisi bütün bunlara zamanımızın olması, insanın içine müthiş bir huzur veriyor. Daha yavaş bir hayat bizler için emeklilikte mümkün görünse de; sadece belli bir azınlığın sahip olduğu bu imtiyazlara herkesin erişebilmesi için neyse ki dünyada çeşitli çalışmalar yapılmakta. En önemli çalışma Finlandiya' nın eğitim sistemini değiştirmesiydi. Bir diğer çok tartışmalı çalışma ise Evrensel Temel Gelir Teorisi üzerinde yapılmaktadır. Bireylerin hiç bir koşula bağlı olmadan, düzenli olarak devletten alacağı ödenekten bahseden bu çalışma da kişilerin topluma daha yararlı, sosyal ve kendilerini baskı altında hissetmeden özgürce yeteneklerini keşfedip daha yüksek yaşam tatmini sağlayacağını savunuyor. O hâlde bütün dileklerimiz güzel boş zamanlara...
Ah, kimselerin vakti yok!
Durup ince şeyleri anlamaya
Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler, çocuklar, mezarlar çizerek dünyaya
Gülten Akın