YARIM KALMIŞ HAYATLAR

Kış gelip kapıya dayanmıştı. Gökyüzü pamuk yumaklarını bırakıyordu sessizce yeryüzüne. Çocuklar kar yağmasına çok sevinirdi ama ben onlardan farklıydım biraz. Bir ay önce minik yüreğimde yaşadığım yıkım yüzünden, ne kendimi toparlayabilmiştim ne de ailemin beni bırakıp gitmesine alışabilmiştim. İşte sukut mahallesine gelmiştim. Hem avazım çıktığı kadar bağırıp, içimde kopan fırtınaların herkes tarafından duyulmasını istiyor hem de ne kadar dayanabilirim diye kendimi kontrol ediyordum. Mezarlığın kapısına ürkek adımlarla yaklaştım. Kalbim, göğsümü yararcasına hızlı hızlı atıyordu. Kursağımdaki atışlar kulağımı sağır etse de, hiç sesim çıkmıyordu. Yüzüm düşmüş, gönlüm düşmüştü. Ayaklarım tir tir titriyordu. Bir türlü mezarlığın kapısından adımlarımı içeriye atamıyordum. Derin bir nefes aldım. Cesaretimi toplayıp adımımı attım. O adım canımı öyle yakmıştı ki, bu acının tarifini yapamıyordum. Hemen karşımdaki asırlık çınar ağacının altında, bir ay önce meleklere karışan babamın mezarı vardı. Annem ve kardeşlerimi de babamın yanında toprağa vermişlerdi. Usulca annemin mezarının başına sokuldum. Anne kokusunu derinden hissedebilmek adına sımsıkı sarıldım mezarına, fakat içime çektiğim koku taze toprak kokusundan başka bir şey değildi. Tüm varlığımla dinlemeye başladım. Fakat annem seslenmiyordu “kızım” diye. Ya babam! “Gel kızım sımsıkı sarayım seni şöyle doya doya” deseydi. Ya kardeşim, ablam? Oysa cıvıl cıvıl kuşlar gibiydiler. Onların da seslerini duyamıyordum. Yoksa küsmüşler miydi? Yoksa saklambaç mı oynuyorlardı benimle? Neden gelmişti bu kara gün, bu çelimsiz yüreğin başına? Sesizce ağlayarak orada bir müddet kalakalmıştım. Bundan sonra  beni çok zor bir hayat bekliyordu. 

Yukarıdaki dizeler, üzerinde çalıştığım bir kitabıma ait. Kitabımın bu bölümünde ailesini depremde kaybeden on bir yaşında bir kız çocuğunun, hastanede tedavisi bittikten sonra ailesinin mezarını ziyarete gidişini anlatıyorum. Ölüm her insan çok zordur ama çocuklar için özellikle anne ya da babanın ölümü, daha bir zordur. Çocukluklarını tam yaşayamadan, içlerinde hep bir boşlukla büyürler. Anne kucağından, baba korumasından uzak yıllar geçirirler. Siz onları gülerken görürsünüz ama aslında en mutlu günlerinde bile içleri hep buruktur. Bir yarım kalmışlık vardır hayatlarında. Toplum içinde, anne ya da babasını kaybeden çocuklara sizler de rastlamışsınızdır eminim. Yetimhaneler yukarıda anlattığım örneklerle dolu. İçinde ne yaşadıklarını bilemezsiniz, göremezsiniz. Ya kendilerini çok kapatır, dertlerini dile getirmezler ya da bir savunma mekanizması olarak sürekli gülerler. Bayramlar, anneler günü, babalar günü, tüm çocuklar için bir mutlulukken, dezavantajlı grup olan yetim çocuklar bu günleri hiç sevmezler. Yaklaşmakta olduğumuz anneler günü de, yine bu dezavantajlı çocuklar için gelmesi istenmeyen bir gün olacak. Sosyal medyada herkes annesi ile mutlu mutlu fotoğraflarını paylaşırken, onlar kendi içlerine çekilip, annelerinin hayalleri ile avunacaklar. Belki anneleri ile geçen neşeli günleri düşünüp, bir nebze de olsa, içlerindeki hasret yangınını söndürmeye çalışacaklar.  

Hayat bu, herşeyi ile bize sunulan çok güzel ama imtihanlarla dolu uzun bir yolculuk. Yetim çocuklar, zor olsa da bu dünya yolculuğunda, yaşıtlarına göre daha erken büyüyüp daha güçlü adımlarla ilerleyecekler. Belki onlara ne yapıp yapmaması gerektiğini  söyleyen biri olmayacak yanlarında ama onlar her şeyi kendileri deneyip yaşayarak öğrenecekler. Belki de bu, onların en büyük artısı olacak.  

Sözlerimi Ataol Behramoğlu’nun “Annem Yok Artık” şiirinin bir bölümü ile bitirmek istiyorum:

Annem yok artık. Beni düşünen kalbi yok. Bitti. 
Umutsuz olmak istemiyorum. 
Umutsuzluğun bir çıkar yol olmadığını biliyorum. 
Annem yok artık, yeryüzü çok gördü onu, 
Kalabalığın arasında kuş gibi çırpınan varlığını 
Çok gördü 
Dalgın yüreğini çok gördü 
Bizim için çarpan, kaygılarla dolu yüreğini. 
Annem yok artık. Bu kesin. Gelinecek bir yere gitmedi. 
İşte geldim çocuklar demeyecek 
Nasılsın yavrum demeyecek 
Sobanın yanında oturup uzatmayacak yorgun ayaklarını, 
Sabah kahvaltılarının masası olmayacak artık, 
Yine gel demeyecek,   
Çıkarken ben kapıdan, çıkıp karanlığa karışırken.

Yorumlar

Henüz Yazıya Yorum Yapılmamış. İstersen İlk Yorumu Sen Yapabilirsin.
Son Yorumlar