Tüketiyorum Öyleyse Varım

Sosyologların sayısal (dijital) alandaki bu ilk ve düzenli dergisinde yazı yazmakla beraber,  duygu ve estetik yoğun ruh hali içindeki bir iktisatçı-sosyolog gözüyle bakınca içinde yaşadığımız bu süreçte Rene Descartes’in “Cogito Ergo Sum”(1)  mottosundan bu yana zincirleme evrimler geçiren düşünce dünyasının, “Bilgi toplumu olmayı “…zamanı sonsuz şimdiler dizisi”(2) olarak kodlamakta olduğuna tanık olmaktayız. Sonu gelmez bir tüketimi hatta amaçsızca, tüketebildikçe var olunabileceğini her yönden insan zihnine kazımaya çalışan ifsad edici bozucu fikir ve akımlarla birlikte topyekûn hayatımıza enjekte edildiğini görüyoruz. 2020 yılını bitirmekte olduğumuz şu günlerde insan olmanın ve sosyal olmanın en vazgeçilmez evreni olarak bildiğimiz Toplum ve Toplumsal Yapıyı oluşturan Toplumsal Kurumların değişen anlam ve işlevlerine odaklanmak belki de Sosyolojinin bundan sonraki serüvenine bir mesaj niteliği taşıyabilir. Öyleyse toplumsal kurumların yaşadığımız süreçte üstlendikleri İşlev ve olgular karşısındaki evrim ve değişimlerini ele almak ilk önceliklerimizden olmalıdır. Bu bağlamda bizim de satırlarımızla yer alacağımız ve içinde bulunmaktan kıvanç duyduğumuz, alanında bir ilk olarak yayın dünyasına merhaba diyen SosyoLOG yarına bugünden yazılan bir mesaj hatta güçlü ve etkileyici bir çözüm retoriğidir. 

Daha çok yol var yürüyecek hepimiz biliyoruz fakat inanıyoruz ki bu yolu birlikte kat ederken, toplumsal sorunlara insanca çözümleri hep birlikte arayacağız. 

Hoş geldin SosyoLOG. Tüm Sosyoloji Dünyasına ve Toplumumuza Hayırlı Olasın.

 

Malumunuz olduğu üzere, Dünya tarihine 31 Aralık 2019 itibariyle Dünya Sağlık Örgütünün Çin Ofisinin “etiyolojisi bilinmeyen pnömöni vakaları” raporu ile geçtiği resmi veri olarak bilinse de kökeni olan MERS (Middle East Respiratory Syndrome Coronavirus)(3)   ve onun da atası kabul edilen SARS (Severe Acute Respiratory Syndrome)(4) ile 2003 ten bu yana aslında “Pandemy” yani Türk Dil Kurumu Sözlüğündeki karşılığı ile “Salgın” hastalık tehlikesi ile karşı karşıyayız.

Yazılı tarihten bu yana tarihçiler, antropologlar ve diğer bilim insanları bilimsel çalışmalarında onlarca salgın hastalıktan bahsederler. Ancak insanlık olarak “Sanayi Devrimi” nin ve “Bilgi Çağı” nın kimilerine göre gerek şartı kimilerine göre yan etkisi olarak görülebilen ultra tüketim toplumunda karşılaştığımız bu salgın şüphesiz ki gerek bireysel psikolojileri gerekse toplumsal sosyolojiyi karşı konulmaz etkilere maruz bıraktı. 2020 yılı Akademik çalışmalarında  yapılacak bir yüzeysel literatür taraması bu düşüncemizin geçerlilik ve gerçekliği konusunda mutlaka fikir verecektir. 

Toplumsal Yapıyı oluşturan, kültürel ve tarihsel gelişimler ve değişimlerle yazılı olmadığı halde çoğu zaman yazılı kanunlardan bile daha etken ve etkin olan Toplumsal Kurumlar, şüphe yok ki bu salgın döneminde en fazla işlevsel ve tanımsal olarak yeniden irdelenmeye ve anlamlandırılmaya ihtiyaç hissedilen kültürün somut ögeleridirler. Bir yazı dizisi şeklinde ve ilk konusunu da “Aile Kurumu” olarak ele alacağım satırlarımda bu kurumun tanımından hareket etmenin daha aydınlatığcı olacağını düşünüyorum. Aile Kurumu, en genel tanımıyla Nikah Akdi, Kan Bağı, usûl ya da fürû hısımlık veyahutta evlat edinme yoluyla tesis edilerek, işlevleri itibariyle çok önemli ve toplumun temeli olan, biyolojik işleviyle insan türünün meşru zeminde devam etmesini sağlayan, toplumdaki cinsel ilişkilerin karışması ve bunun sonucu yaşanabilecek felaketlere karşı sağlam bir emniyet unsuru olan, bireyin içinde bulunduğu toplumla bütünleşmesini toplumsallaşmasını sağlayan, örf, adet, gelenek, görenek, töre gibi farklı isimlerle zikredilen, kültürel kazanım ve mirasın sonraki nesillere doğal bir yolla aktarımını sağlayan, varlığı itibariyle birçok görevi üstlenen ana ve vazgeçilmez kurumdur Aile Kurumu.  

Her toplumda, temelinde  inanç olsun ya da olmasın Aile Kurumunun varlığına ve etkisine rastlamak mümkündür. Gerek Antik Yunan, Gerekse Roma-Bizans, öte yandan kadim Uzakdoğu kültürleri ya da Ortaçağ Avrupası ve İslam Tarihinde Aile Kurumu hep özel aynı zamanda da özgün bir konumda varlığını göstermiştir.

Öyle ki, Sanayi Devrimine kadar nice farklı Aile türü ve temalarından bahseder Sosyologlar. Aile Kurumunun Sosyolojik serüveni incelendiğinde, Geleneksel Ailede Ataerkil düzen, feodalizm sonrası süreçler ele alındığında mülkün tasarrufu, verasetin idamesi gibi bir çok farklı işlevlerine tanık olunur. Sanayi Devrimiyle birlikte Fransa ve İngiltere deki işçilerin ve ailelerinin hayatlarında ortaya çıkan sorunlara dair çalışmalarıyla ilk Monografi örneklerini Sosyoloji Bilimine kazandıran Frederic Le Play in o dönemdeki düşünce ve sözleri bugün orta ve ileri yaşta kabul edebileceğimiz bir bireyin  muhafazakar bir bakış açısıyla örtüşürmüşcesine “Kanun Koyucunun Geleneksel Aileye müdahalesine karşı”(5) çıkan izler taşır. Ancak bu ne kendisinden 15-20 yıl önce gerçekleşen bir Toplumsal Olay olan Fransız Devrimiyle ne de onun çağdaşı olduğu Sanayi Devrimi ile beraber topyekûn değişen dünyada Aile Kurumunun yaşadığı süreçleri tersine çevirmeye yetemez. Yetmeyecektir de… Çünkü Herakleitos un ifadesiyle “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir!”

Peki Ailenin Kurumsal Yapısına bakınca günümüzde durum nedir?

Bugün orta yaş olarak görülen bir neslin ucundan yakaladığı 70’li yıllarda ülkemizde yaşanan toplumsal olaylar hiç şüphe yok ki Aile Kurumu nu da etkilemiştir.  Ve sonrasında yaşanan darbeler dönemi iç siyasi çalkantıların bitmek bilmemesi ve bunun hane halkı ekonomisine yansımaları bu etkileri derinleştirmiştir. Aslında insanlığın toplu yaşamaya geçiş süreciyle birlikte geçmişe baktığımızda bu mülkiyet sorunsalının varlığını hep görebilmekteyiz. Köyden kente göç sonucu oluşan bugünkü adıyla varoş diye tabir edilen gecekondu ve taşra semtlerindeki Aile Kurumunun işlevi ile İstanbul, Ankara, İzmir gibi Mega (Metropol) kentlerin lüks semtlerindeki Aile Kurumunun işlevi bariz farklılık gösterebilmektedir. 

Elbette ki, Aile bireylerinin, içinde bulundukları Aile Kurumuna yükledikleri değer ve anlamlar arasında fark olacaktır. Çünkü ekonomileri, algılamaları, anlamlandırmaları farklı, eğitimleri, sosyal çevreleri netice olarak yaşadıkları hayatlar çok farklıdır. Hayatı aynı algılamaları için aynı şartları az da olsa yaşamaları gerektiğini düşünüyorum. Tüm tanımlarda insanoğlunun doğadaki tüm canlılardan farklı olduğu yer alır. Yani bulunduğu ortama ayak uydurmak yerine ortamı kendine uydurmaya çalışan varlık olarak vasıflandırılır. Bu tanımlamalardaki insan ırkının, biraz inatçı biraz umursamaz niteliklere sahip bir başka canlı formu (COVİD-19 VİRÜSÜ) ile terbiye edilmesine varan bu salgın süreciyle yaşadıklarımız, bizim düşünce ve hayat penceremizi EVDE KALırken genşileten bir süreç olmuştur. 

Ülkemizdeki farklı sosyoekonomik düzeydeki bir çok birey ve dolayısıyla farklı sosyoekonomik ve sosyokültürel ailelerin paydaları eşitlendi. Adeta sokağa çıkma kısıtlaması olan dönemlerde kısa bir süreliğine de olsa ailelerin gündelik yaşamları standardize edilir gibi oldu 

Kapısındaki otomobile binemeyen ya da evinin altındaki kıraathaneye inemeyen nice insanları sosyal medyada ki isyanlarından izledik. Eminim bu konu ile ilgili örnekleriniz saymakla bitmez ve anlatabileceğiniz birçok anekdot mutlaka vardır. Ancak dikkat çekmek istediğim husus daha önemli bir hakikati açığa vurdu. Evlerinde  bir nevi geçici ve zoraki hapis yaşayan insanlar yani bizler,  aile bireylerimiz eş ve çocuklarımızla ortak ve verimli etkinlikler yaparak kaliteli zaman geçirmeyi ne de çok özlemişiz aslında öyle değil mi ? 

Çocuklarımızın bakış açısından akşamdan akşama görünen ve etrafına komutlar vermekten başka bir misyonu olmayan “Baba” figürünün yapacak hiçbir şey olmadığından dolayı kendileriyle oyunlar oynayabilen hatta gülümseyebilen, şakalar yapabilen BABA olduğu fark edilince aile için bu büyük bir kazanım ve katkı değil de nedir? Ev dışındaki dünyalarında, arkadaş ortamlarında “racon kesen” ergenlerin, yaşı ileri delikanlılarımızın evde insafa gelip bulaşık makinasını boşaltması kadar hoş bir jest olabilir mi ki vefakâr hanımlarımızın çerçevesinden bakınca?

Maalesef pembe düşlerin karabasana döndüğü evlerde oldu bu zorlu ve zoraki süreçte. Dışarıda gezmesi evde olmasından daha hayırlı olan Eş figürlerine de tanık olduk üzülerek. Kimileri içindekini sızdıran bir testi misali imiş, akşam haberlerinde ibretle ve dehşetle izlerken bunları da öğrendik 

Salgınla birlikte özellikle çıkış noktası olan Wuhan da boşanmaların arttığı yönünde çok haberler yapıldı. 

Müspet ya da menfi örnekler çoğaltılabilir tabii ki, ancak aslında bizler toplum olarak unuttuğumuz bazı görevleri hatırlar olduk. Bu nCov19 denilen vantuzlu yaratık ve etkileri, hepimize Neo-tüketim toplumunun gerektirdiği yoğun tempo içinde ıskaladığımız hayatımızın ve aslında o hayatımızın anlamı olan Ailenin, Aile Kurumunun ne denli önemli olduğunu öğretti. 

Özellikle yeni nesil mobil araştırma metodları ile yapılan online soru-cevap etkinlik ve araştırmaları, çocuklu ailelerin çocuklarıyla iletişiminin iyi yönde ilerlediğini ispatlar nitelikte. Bu ise aile içi iletişim eksikliği nedeniyle oluşan kuşak çatışmasına mani olma açısından umut verici bir sonuçtur. Bununla birlikte, aile bireylerinin hep birlikte ve kaliteli zaman geçirmesinin Aile Kurumunun sağlam adımlarla geleceğe yürümesine ve dolayısıyla bunu başaran bir toplumsal yapının medeniyet mirasını emin adımlarla geleceğe taşımasına büyük katkı sağlayacağı şüphesizdir.

Salgının sonuçlarından biri de, alışveriş alışkanlıkları, sistemli bir şekilde ekonomik üretkenliği arttırmak amacıyla tasarlanmasına rağmen, nedense salt tüketimi özendirmek ve anlaşılması güç bir hızla statü belirleyici haline gelen AVM çılgınlığı yerine, salgınla birlikte bilgi çağının vazgeçilmezi olan internet üzerinden tatmin edilmeye evrilse de istatistiklerin ortaklaşa söylediği tek olgu, Aile Kurumunun biraz irkilerek tüketim ve harcama hassasiyeti farkındalığı ile kendine gelmesi olabilir mi ? Bunu şu an için kestirmek zor diye düşünüyorum. Çünkü dünya bundan önce de çok salgın dönemleri geçirmiş ve hepsininde aile kurumuna etkileri olmuş. O halde, biz Sosyologlar da bunu her zamanki gibi yaşayarak süreç içinde inceleyerek ve bütüncül bir yaklaşım ile insanlık tarihine kayıt düşebileceğiz. . 

Halen onlarca aşı çalışması çeşitli faz aşamalarından geçerken henüz Tıp ya da Farmakoloji çevrelerinde kesin ve kalıcı bir çıkış yolu rapor edilmemiştir. Ama eğer doğru kod açılımıyla yaklaşım sağlayabilirsek Sosyolojik açıdan Aile Kurumunun güçlenmesi adına bu salgın bir fırsat olarak görülebilir. 

Aile Kurumunu sağlamlaştıran medeniyetlerin gelecekte söz sahibi olamamaları için hiçbir olumsuz etken yok. Çünkü Aile, toplumun temeli olduğu gibi, bireyin içine doğduğu dünya ve içindekilere dair ilk eğitimini aldığı yadsınamaz bir kurumdur. Toplumsal Yapının küçük gibi görünen en önemli öğesi olan bu kurum, ülke/dünya ekonomisinin en küçük ancak en işlevsel birimidir. Aile Kurumunu bilmeyen bireyler, aile ortamını yaşamayan çocuklar geleceğe dair umut değil kaygı taşıyacaklardır. 

Her krizin aslında fırsat olduğu çok kullanılan klişe bir iktisadi motto olsa bile, bu salgın süreci aileyi güçlendirmek adına bulunmaz bir fırsat olabilir. Kamu spotları yoluyla salgınla mücadele konusuna değinildiği gibi hayatı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde evlerinde kaliteli zaman geçiren bilinçli aile bireyleri oluşturmaya yönelik çalışmalar, özellikle Sosyologların aktif görev alacağı programlar tasarlanabilir. 80 li yıllarda farkındalık amaçlayan “Türkiye’yi Temiz Tut, Yeşili Koru” , “Haydi Çocuklar Aşıya” ya da 2000’li yıllarda “Baba Beni Okula Gönder” ve CEDAW sonrasında “Kadına Şiddet Topluma İhanet” gibi kampanya örneklerinde olduğu gibi farklı başlıklarda yüzlerce  “Aile” temalı kamu spotları çekilebilir. Yeter ki Medeniyetimizi bugünlere taşıyan Aile Kurumuna sahip çıkmak yolunda ortak inanç paydası yani bir farkındalık oluşturabilelim. 

Sonuç olarak diyebiliriz ki, her şey Aile ile başlar ve Ailede biter. O halde Aileyi güçlendirmek demek, toplumu güçlendirmek ve medeniyetimizi yarınlara daha emin adımlarla güvenle aktarabilmek demektir. Ailemize sahip çıkmazsak maddi miras kaygımıza insani değerler mirasını eklemezsek, yarınımız olmayacaktır. Yarınlarımız bugünleri aratır hale gelecektir.

Öyleyse, Aile Kurumunu güçlendirecek, bilinçli aile bireyleri yetiştirecek politikaları oluşturalım ve var olanları ise çoğaltalım böylece yarınlarımıza huzur ve güvenle yol alalım. 

İktisatçı / Sosyolog / S.M.Mali Müşavir Zafer CEBECİ
İstanbul, Kasım 2020

Kaynak ve Dipnotlar
(1)  Fransız Filozof Matematikçi Yazar Rene Descartes’ın sözü :  “Düşünüyorum öyleyse varım!”
(²)  İlker Bıçakçı, Sanayi Toplumundan Bilgi Toplumuna Tüketimin Evrimi ve Türkiye'deki Yansımaları s.13-14
(3)  Ortadoğu Soğuk Algınlığı Solunum Sendromu
(4)  Akut Şiddetli Solunum Sendromu
(5)  “Bir reaksiyon göstermek niyetiyle, kanun koyucu, aile mülkünün tümüyle devredilmesi zorunluluğunu kaldırmak ile yetinmedi. Çocuklar arasında mal paylaşımını buyurması gerektiğine inandı.” F.Le Play

Yorumlar
Henüz Yazıya Yorum Yapılmamış. İstersen İlk Yorumu Sen Yapabilirsin.
Yorum Yaz
Sosyoloji Gündeminden Anında Haberdar olun.

Bültenimize Üye Olarak yayınlardan ilk siz haberdar olabilirsiniz