Başlığını Arayan Öykü

Bazen tüm bir ömrün tek bir sorunun cevabına, sıkı bir hesaplaşmaya ya da birinden duyacağımız bir söze bağlı olduğunu düşünürüm. Belki de bu yüzden…Babamı son günlerinde daha çok konuşturup daha uzun dinlemeye çalışıyordum. Ondan duyacağım mucize bir cümlenin peşine düşmüştüm sanki.

Yağmurun hiç bitmeyecekmiş gibi yağdığı bir gündü. Odasının kapısını sessizce açıp yatağının yanına sessizce iliştim. Dalgınca açtı gözlerini. Önce kıpırdandı, sonra parkinsonla eriyip ufalmış gövdesini yukarıya çekmeye çalışarak hışırtılı bir sesle ‘’iyi ettin iyi’’ dedi. Hastalık teşhisi konulup günler geçtikçe daha da elden ayaktan düşmesiyle birlikte babam iyice duygusallaşmış, bana, kardeşlerime ve anneme daha da bağlanır olmuştu. Ufak bir dikkatsizlik, özensizlik gösterecek olsak çocuk gibi küsmeye, sonra da gönlünün alınmasını beklemeye başlıyordu.

Kim derdi ki kâh iş için kâh keyif için ülke ülke gezen, gama kedere takılmayan o koskoca Orhan Bey şimdi böyle kedi yavrusu gibi sevgi bekleyecek.

Hatırlıyorum, babam bir kere bile okulumuza gelmedi, hangi sınıfta okuduğumuzu bilmedi. Ablamın, kız kardeşimin düğünlerinde yoktu, beni askere gönderenler arasında hep onu aradı gözlerim ama o kim bilir gene hangi gece kulübünde ya da hangi şehirdeydi. Babanın varlığı içinde yokluğunu çekmek gibi bir şeydi bizimki.

Niyesini, nedenini düşünüp durdum gençliğim boyunca. Gerçekten ‘’bir evlâdım olsun’’ demiş miydi? Yoksa biz, anamın neyi nasıl yapacağını bilmediği ilk gençlik yıllarında, gelin geldiği eve elbette ki çocuk yapmasını bekleyen babaannemle dedemin birer baskısı mıydık?

Anam…Bir keresinde babaannem, ‘’bizim oğlan işe yaramaz hayırsızın teki, onu ancak böyle bir gariban çeker diyerek ananı aldık’’ demişti. Anam babasını küçükken kaybedince annesi ve kardeşleriyle bir başlarına yaşamaya, köy yerinde sağdan soldan laf getirtmemeye çalışmanın verdiği bir cengaverlikle büyümüş. Yarı erkek, yarı kadındı. Ablamın doğumunda babamı köy köy arayıp bulamadıklarından birkaç saat sonra babam sabaha karşı, bir o tarafa bir bu tarafa sallanarak evin kapısında içeri girmişti.

Allah versin anam şehre taşınınca, konudan komşudan bir yolunu bulup öğrenmiş, dördüncümüzden sonra artık bize kardeş yapmamıştı. Kocasının varlığında yokluğunu çeken bu kadın ancak çocuklarına taparak yaşayacaktı.

Babamı kâh kahveden gider alır, kâh bir oynaşının evinden zorla çıkarttırır. Bir nevi annelik, babalık yapardı babama bu yarı insan, yarı tanrı kadınanam.

‘’Çocukları getirdin mi?’’ diye sordu doğrulduğu yerden babam. Torunlarına aşık mı olmuştu, neydi? Bize veremediği her şeyi şimdi torunlarına verme telaşı içindeydi. ‘’Getirmedim baba’’ diye cevap verdim.

Yüzü önüne eğildi, küsmüştü. ‘’Yağız okula başlıyor ya bu hafta’’ dedim. ‘’Hem sen niye kalktın da taa oralara gittin babacım, biz hallederdik’’ diye de çıkıştım. Geçen hafta telefonda Yağız’ın öksürdüğünü duyunca, yatağından çıkıp, titreyen bacakları ve daha da sert titreyen sol omzunu tuta tuta aktara giderek dut pekmezi almış ama gelirken kaldırıma çıkamayınca yüzü üstü yere kapaklanmıştı babam.

Sol gözünde hala biraz morluk vardı.

O sırada içeri anam girdi. ‘’Nişliyonuz leeen!’’ diyerek bir hamlede pencereye giderek ‘’amaaan camı da açmamışlar, yağmur durdu ya’’ diye çıkıştı. Pencereyi açtıktan sonra gelip yanıma oturarak babama ‘’gah bakayım oğlan gelmiş, şöyle bir oturumunun üstüne dur bakayım’’ dedi. ‘’tamam ana, biz böyle iyiyiz’’ dediysem de o çarçabuk babamın yanına giderek üstündeki örtüyü kaldırıp oturmasına yardım etti. ‘’Şu elin yüzün ne, dur bir sileyim’’ diyerek ıslak bez getirmek için hızla içeriye seğirtti.

Anam, İç Anadolu’nun o anlık neşesi ve illâ ki yüksek perdeden sesiyle girdiği her yere hayat bırakıp çıkıyordu. Odaya döndüğünde elinde küçük bir leğen suyla bir de bez getirdi. Bezi suya batırıp batırıp sıktıktan sonra, babamın yüzünü sonra da ellerini hatır hutur adeta kazıyarak sildi. Anam var ya da yoktu. Aza gözü kesmez ya silerken derisini kazıyacak ya da onu pisliğe terk edecekti. Ya koskoca bir kazan yemek kaynatacak ya da hiç yemek pişirmeyecekti. O haliyle bir de komşulara yardıma gidiyor, üstteki hasta komşuya yemek götürüyor ya da evlerini temizliyordu. Dışarda yıkatmaya gönlü razı olmadığı için, kendi evin bütün halılarını bir bir çatıya çıkarıp kendisi yıkıyordu.

‘’Tarhana var, içen mi oğlum?’’ diye sordu. İçerim desem, haşlanmış patatesi, turşusu, sobada kızarttığı ekmeğiyle bir koca tepsiyle gelecek, ben bitirmeden bırakmayacaktı. ‘’Yok ana yedim ben’’ dedim. ‘’Oğlanı bırakmadınız bu hafta ya’’ dedi sorguyla. ‘’Evet, Elif bu hafta işten izin aldı, okula yazdırmak için, o bakacak, hem sen de rahatlarsın biraz’’ dedim. ‘’Ben rahatlarım rahatlarım, sizin için uğraştıkça rahatlıyorum oğlum’’ dedi beni mahcup eden sesiyle.

‘’Parlak Mustafalar sulanacak, küstüm çiçeklerini de balkonun pervazına çıkarayım’’ diyerek çıktı, arka odanın balkonunda yarattığı küçücük ormanını yaşatmaya.

‘’Şu ilacımı ver de içeyim’’ dedi babam. ‘’Kahvaltı ettin mi ki aç karnına içilmiyor biliyorsun’’ diyerek reddetmeme fırsat bırakmadan ‘’ver işte, rahatlatıyor beni, yumuşacık oluyorum içince’’ diye üsteledi babam.

‘’Tamam vereyim de anamı beklesek, kahvaltını yaptıktan sonra içsen, hem bak sana istediğin gazeteyi getirdim’’ diyerek biraz olsun oyalamak için çantamdan çıkarıp uzattım gazeteyi.

‘’Gözlüğümü ver hele’’ dedi. Komodinin üstünde duran gözlüğü uzattım ve ardından nedense ellerim onun her gün içtiği ilaç kutularından birine gitti. Kutunun birini alarak bir tarafından kapağını açtım, ilaçları çekip altındaki prospektüsü çıkardım. Anlamadığım bir sürü tıbbi terime baktıktan sonra, ilacın yan etkileri kısmına gelince donup kaldım. Hemen öylece, ilk madde olarak kocaman harflerle yazılmıştı. ‘’kullananlarda duygu durum değişiklikleri, hormonal değişimler, karşılıklı ilişkilerde empati artışı’’

Öylece okuduklarıma bakıp, anlam çıkarmaya çalışırken babam birden ‘’yaaa, bak görüyon mu, şu erkek çalıkuşuna, yuvasını kurmak için nerelerden ot, çalı, çırpı toplayıp, dişiyi ikna ediyormuş, hay oğlum’’ diyerek gözünden akan bir damla yaşı eliyle siliyordu.

‘’Ne var bunda baba’’ dedim. ‘’Yok, yok bişey’’ diyerek gazeteyi okumaya devam ederken, babamın bu hali yüzümde ufak bir tebessüm oluşturdu.

‘’Vermeyecen mi şu ilacı’’ diye tekrar bir ümitle sordu. Yüzüne baktım. Ve birden aklımdaki o soruyu soruverdim. ’’Oğlun olduğum için mutlu musun baba?’’

Önce anlamayıp kafasını tekrar gazeteye çevirdikten sonra bana dönerek ‘’ne, ne sordun sen’’ dedi. ‘’Dedim ki, biz, ablamlar, kardeşlerim ve ben doğduğumuz için mutlu musun?’’

‘’Nasıl soru öyle, ne bileyim, mutlu muyum diye düşünür mü insan, evlat evlattır’’ dedi geçiştirerek. Beklediğime yakın bir cevaptı ama yine de iyice emin olmak için bu sefer şöyle sordum ‘’ben olmasaydım, üzülür müydün? Şu kuşlar bile, yuvasını kurmak için çabalarken, sen insan olarak daha fazlasını yapmak için uğraştığını düşünüyor musun?’’

Sorunun nereye varacağını anlayan babamın kafası önüne düştü, çocuk gibi alt dudağını sarkıtarak, ‘’babanızdan sıkıldınız de mi, onun için böyle konuşup duruyon, ben sizin için o kadar şey düşünürken ne biçim sorular bunlar şimdi’’ deyiverdi ağlamakla karışık bir sesle.

Ardından gene bir ümit, yine aynı soruyu sordu: ‘’verecek misin ilacı?’’

‘’Neden bu kadar çok istiyorsun baba, ne oluyor sen bu ilacı içince’’ diyerek iyice anlamak istedim. ‘’Rahatlıyorum oğlum, ağlamak rahatlatıyor. Sonra birden bir sevinç geliyor, kalkıp anana sarılasım, durmadan sizi arayasım geliyor’’ dedi.

Güldüm. Babamı, alışkın olmadığı şeyleri yapmak isterken bu kadar ısrarcı görmek hem komiğime hem hoşuma gitmişti.

‘’Doktorun ilacını kesmiş, artık vermeyin diyor’’ diye kandırayım dedim. Yüzüme öylece baktı. Çaresizliğine dayanamayıp, ‘’şaka şaka, vereceğim, dur mutfağa gidip bir şeyler getireyim de ondan sonra iç bari’’ diyerek mutfağa gitmek için kalktım.

Kahvaltısı için dolaptan bir şeyler çıkartıp tepsinin üzerine koyarken şaşkınlığım hâlâ devam ediyordu. ‘’Olabilir mi’’ diye düşündüm. Babam, yıllardır eksikliğini çektiği halde farkında bile olmayıp, bu yüzden de hiç sorumluluk hissetmeden rüzgârın peşinde bir yaprak gibi oradan oraya savrulmuş olabilir miydi? Kendisini hiç “baba” gibi hissetmeden…

Hazırladığım tepsinin üstüne, anamın mutfak camının önüne dizdiği sardunyaların birinden bir dal koparıp küçük bir bardağa koyarak, bıraktım. İçimde bir neşe oldu.

‘’Geldi kahvaltııı’’ diyerek babamın odasına girdim. Tepsiyle getirdiğim küçük örtüyü bacaklarının üstüne örterek, tepsiyi kucağına bırakınca birden gözlerinde koskocaman bir ışıltıyla bana dönüp,

‘’Çiçeği’’ dedi sevinçle ‘’benim için mi tepsiye koydun?’’

‘’Evet baba’’ dedim, gözümden akmaya çalışan yaşı zorla hapsetmeye çalışarak.

Anam, yine o sıvalı kollarıyla içeriye girip, babama yemeğini verdiğimi görünce ‘’hah iyi olmuş, dur fasulyeleri getirivireyn de kahvaltıdan sonra ayıklarsınız’’ diyerek tekrar çıktı.

‘’Getir getir’’ diyerek peşinden sesini yükselttikten sonra bana dönerek ‘’anan çok iyi kadın oğlum, iş bölümü yapmazsak koca ev bitmiyor’’ dedi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar
Henüz Yazıya Yorum Yapılmamış. İstersen İlk Yorumu Sen Yapabilirsin.
Yorum Yaz
Özlem Şahin
Merhaba, ben Özlem Şahin

Yazımı beğendiyseniz ne mutlu, sosyal medyada paylaşarak dergimize katkı sağlarsanız çok memnun oluruz.

Son Yazıları
Kategoriler
Sosyoloji Gündeminden Anında Haberdar olun.

Bültenimize Üye Olarak yayınlardan ilk siz haberdar olabilirsiniz